Perşembe , Kasım 26 2020
Son Haberler
Anasayfa / Soru Cevap / Yarı başkanlık sistemi hakkında bilgi verebilir misiniz?

Yarı başkanlık sistemi hakkında bilgi verebilir misiniz?

Sponsorlu Bağlantılar

Yarı başkanlık sistemi hakkında bilgi verebilir misiniz?
Bugün Türk halkı eski bir Çin masalında geçen köyün sakinlerini andırıyor:

Köyün birinin yakınında bir dağ varmış. Dağın içinde bir ejderha yaşarmış. Köylüler ejderhanın şerrinden korktuklarından her yıl düzenli olarak ona hediyeler gönderirlermiş. Arada bir köyden bir yiğit delikanlı çıkar; ejderhayı yok edeceğini söyleyerek kılıcını alır gidermiş. Ama nice yiğitler gitmiş; dönen olmamış.


Gel zaman git zaman bütün yiğitlerden daha yiğit, namı bütün bölgeyi almış başka bir delikanlı çıkmış köyden. O da ejderhayı yok etmek niyetlisi imiş. Akrabaları, dostları onu bu işten vaz geçirmek için çok uğraşmışlar. Gidenlerin dönmediğini çok söylemişler; ama nafile.
Genç yiğit azığını ve kılıcını alıp yola çıkmış. Dağa varmış; kısa bir araştırmadan sonra ejderhanın inini bulmuş ve kılıcını çekerek içeri girmiş. Bir müddet inde ilerledikten sonra karşısına korkunç ejderha çıkıvermiş. Genç soğukkanlılığını kaybetmemiş. Kılıcını olanca gücüyle ejderhaya indirmeye başlamış; ejderhanın hamlelerini de ustalıkla savuşturmuş. Bu vuruşma kısa bir süre sonra ejderhanın ölümü ile sona ermiş. Mağara gencin zafer çığlığı ile yankılanmış.
Genç heyecan içinde ileri geçip mağarayı araştırmaya başlamış. Gözleri kamaştıran zengin bir hazine bulmuş; tabii etrafa saçılmış birçok kurbanın kemiğini de görmüş. Ancak bir şey dikkatini çekmiş. Bu kemiklerin arasında hiç insan kemiği yokmuş.
Genç buna bir anlam verememiş; öyle ya bunca yiğit bunca yıldır bu dağa ejderha ile karşılaşmaya gelir ama hiçbiri dönmezmiş; ama ortadaki kemikler ancak hayvanlara ait olabilecek kadar büyükmüş. İşte ne olduysa o anda olmuş.
Genç birden titremeğe başlamış. Kılıcı tutan eline baktığında dehşet içinde kaba tüylerin derisini kapladığını, tırnaklarının uzayıp sivrildiğini, dar gelen elbiselerinin parçalandığını görmüş. Bağırmak istemiş; ama ağzından korkunç bir homurtu çıkmış. Çünkü bir ejderhaya dönüşmüş.
Türkiye çoğulcu demokratik düzene geçtiğinden beri ülkenin kendilerinden beklediği başarıyı gösteremeyen hükümetlerin yol açtığı sorunlarla boğuşmakta olup; bunun çok az istisnası gösterilebilir. Başarısızlığın nedeni olarak, sivil siyasetin Türkiye’de yerleşmesine başta silahlı kuvvetler olmak üzere devletin içindeki bazı güçlerin engel olması gösterilmekteyse de, bu tahlil tabii mantıki sonucuna dek götürüldüğünde, bu tablonun hazırlayıcısının yine sivil siyasetin sorun çözmedeki başarısızlığı olduğu görülecektir. Kaldı ki, sivil otoritenin ordu üzerinde üst askeri makam atamaları da dahil etkili olabileceğine Turgut Özal hükümetleri bir örnek oluşturmuşlardır. Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri genel kabulün aksine aslında son derece güçlüdür. O derece güçlüdür ki, mevcut anayasal düzen içinde bu hükümetlerin demokratik denetimi mümkün olamamakta; tabiat boşluk kabul etmediğinden, denetleme organları olarak, yetki ve konumlarının çok ötesinde, devreye basın ve silahlı kuvvetler gibi güçler girmektedir. Yine de her siyasi reform tartışması ya da araştırmasında “güçlü sivil hükümet” ya da “güçlü icraat” arayışlarından söz edilmektedir Bizce Türkiye’de eksik olan “güçlü denetimdir” ve mevcut siyasal sistem bunu sağlamak açısından başarısızdır. O halde sivil siyasi süreci ve bunun hukuki temeli olan Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı tekrar incelemek gerekiyor.
1980’lerin son yarısında ABD, “İran-Contra Skandalı” ile sarsıldı. Kongre soruşturması sonucu ortaya çıkan tabloya göre Başkan Reagan yasadışı bir örgüt kurarak başına Albay Oliver North’u getirmişti. Bu örgüt İran’la ilişki kurarak bir yandan İran’a silah satarken diğer yandan bu ticaretten elde ettiği paraları yine silaha çevirip Nikaragua’da yönetime karşı savaşan “Contra”lara aktarmıştı. Bu operasyonun mali hacmi olarak ortaya atılan rakam Türkiye’de birçok kişiyi tebessüm ettirecek bir miktardır: 30 milyon Dolar. 1990’larda ABD’nde ortaya çıkan Whitewater skandalı nedeniyle Başkan Clinton’un da başı çok ağrıdı. Ama bu skandal onun hükümetin başında olduğu yıllara değil, Arkansas valisi olduğu döneme aitti. Bunlar mali skandallardı.

Karşılaştırmalı olarak 1980 sonrası Türkiye siyasetine bakarsak; Turgut Özal hükümetlerine karşı ihale yolsuzluğu ve hayali ihracat iddiaları, Demirel hükümeti zamanındaki İlksan yolsuzluk iddiaları, SHP’li İstanbul Belediye’sindeki İSKİ skandalı ve müteakiben RP’li İstanbul Belediyesi’ndeki yolsuzluk soruşturmaları, Tansu Çiller hükümetinin Tedaş, Tofaş ve Örtülü Ödenek yolsuzluğu iddiaları ve son yılların bankacılık sektöründe yaşanan bunalım ve bağlantılı yolsuzluk mahkumiyetleri ve iddialarının mali hacimleri incelendiğinde (bankacılık sektöründe şu ya da bu biçimde oluşan zararın 40 milyar Dolar’ı bulduğu iddiaları vardır!) ortaya çıkan rakamlar yanında “İran-Contra Skandalı”nın mali hacmi, komik kalan bir 30 milyon Dolar’dır! Nihayet, doğru düzgün bir soruşturma yapılamadığı için etrafında efsaneler oluşmuş, doğru ve yanlışı birbirine karışmış Susurluk skandalı iddialarını da tabloya ekleyelim. Bu süre zarfında Fransa’da patlayan siyasi ve mali skandalları incelemek bu yazının kapsamı dışında kalıyor; çünkü mali hacim olarak çok küçük ve önemsiz, devletin lojmanlarında hakkı olmadan ikamet ya da bir devlet bankasından ortalamadan daha düşük faizle kredi kullanmak (dikkat: aldığı kredileri geri ödememek değil, daha düşük faizli kredi kullanmak) gibi, Türkiye’de manşetlere ya da kahve sohbetlerine konu bile olamayacak olaylardır. Bu “küçük kusurlar”dan ilki nedeniyle başbakan Alain Juppe soruşturmaya uğramıştır. Cumhurbaşkanı Jacques chirac hakkında da yolsuzluk iddiaları olmuş ancak ortaya kesin deliller konulamamıştır. Bu vesileyle Fransa’da devletin ekonomiye, diğer sayılan ve sayılacak gelişmiş ülkelerinkinden çok daha müdahil olduğunu ve Fransız “KİT”lerinin dünya şartlarında rekabet ederek endüstriyel üretim yaptığını, teknoloji geliştirdiğini de ekleyelim. Buraya kadar incelediğimiz iki ülkenin ortak özelliği anayasal demokratik sistemlerinin Türkiye’ninkinden farklı olmasıdır. Bu yazıda zikredilmelerinin sebebi de budur.
Skandallar açısından demokratik ülkeler içinde Türkiye’ye yetişen biri vardır: İtalya. Bu ülkede ortaya çıkan mafya-siyaset bağlantıları nedeniyle iki yasama dönemi İtalyan politikacılarının neredeyse tamamı suçlanmış; onların yerine geçenler için de benzer iddialar ortaya atılmıştır. Tesadüfe bakın ki, İtalyan anayasal demokratik düzeni de Türkiye’ninkine çok benzemektedir.
Anayasal demokratik düzeni Türkiye’ninkine benzeyen bir başka ülke olan Federal Almanya iddialarımıza karşı bir delil olarak getirilebilir. Bu ülkede 1980 sonrası dönemde ortaya çıkan Flick Skandalı ve 1990’lar sonu eski Başbakan Kohl’ün Hıristiyan Demokrat Partisi için ortaya atılan yolsuzluk iddiaları dışında işlerin genellikle yasalara uygun yürütüldüğünü görüyoruz. Kuralın belki de tek istisnasını oluşturan bu ülkede siyasi ahlak düzeyinin yüksekliğinin temellerini ülke tarihi ve onun oluşturduğu toplumsal yapıda aramak gerekiyor. İngiltere, Japonya ve kimi Kuzey Avrupa ülkelerini bu yazımızda incelemeyeceğiz; çünkü meşruti krallıkla yönetilen bu ülkelerde tahtın siyasi sistem içinde önemli görevleri vardır ve bu nedenle Türkiye ile paralellikler çıkarmak zordur.
1982 Anayasası parlamentonun görevleri arasında yasa yapmak ve yürütmeyi denetlemek görevlerini sayar (Madde 87, 98). Ancak aynı meclisin bir başka görevi de hükümete güvenoyu vermektir (Madde 110). İşte bu görev ve yetki nedeniyle meclis çoğunluğuna hakim olan irade hükümete de hakim olmaktadır. 1950’den beri Türkiye’de sürdürülen demokrasi deneyimi, rejime zaman zaman ara verilmesine ve yeni anayasalar yazılmasına rağmen sözkonusu güvenoyu mekanizması nedeniyle müttehid bir yasama-yürütme iradesi oluşturmuş ve bu Türk demokrasisinde kurumlaşmıştır. Evet, Türkiye’de hükümetlerin çok güçlü olduğunu söyledik. Normal anayasal mekanizmalar içinde bir hükümetin meclisçe denetlenmesi pratik olarak imkansız gibidir. Çünkü mevcut anayasal düzen hukukun 4000 yıllık bir temel ilkesinin çiğnenmesi üzerine oturur: “Kimse kendi davasında hakim olamaz.” Oysa mecut anayasal düzen içinde hükümet kendi davasında hep hakimdir. Kendi davasına bakan hakimin kendini hep beraat ettirmesine de şaşırmamalıdır. Bu halin çeşitli tezahürlerini inceleyelim:
Meclis ile başlayalım. Herzaman çoğunluğu iktidar milletvekillerinden oluşan Türk meclisinde yürütmenin faaliyetlerini sınırlandıracak ve zapturapt altına alacak bir yasama faaliyeti sözkonusu değildir. Bu tür kanun teklifleri iktidar milletvekillerince sistematik olarak reddedilmektedir. Meclisten geçen yasalar sadece hükümete anlaşmazlık durumlarında ek yetki tanıyan yasalardır. Şüphesiz burada sözkonusu olan yürütme faaliyeti ile ilgili kanunlardır; ceza kanunu, ticaret kanunları vb diğer alanlarda yapılan yasama faaliyetini, yazının konusu dışında olmaları nedeniyle tesbitlerimizde dikkate almıyoruz.
Aynı akıbet, meclis yetkisi içinde olan soru, gensoru, meclis araştırma-soruşturmaları ve diğer denetim yöntemleri için de geçerlidir. Baştaki partinin hangisi olduğundan bağımsız ve sistematik olarak, bu tür öneriler de reddedilmektedir. Bu anayasal prosedür içinde muhalefetin eli kolu bağlanmıştır.
Muhalefete, bu durumda etkin olabilmek için, prosedür dışı uygulamalar dışında bir yol bırakılmamıştır. Muhalefet sesini duyurabilmek için ya mecliste kavga çıkartmak, ya kamuoyu ve basın önünde hiçbir zaman bir meclis soruşturmasıyla (yukarıdaki nedenlerle) isbat edemeyeceği şeylerle yürütmeyi suçlamak; ya da toplumdaki başka güçlerle yazılı kurallar dışı bir işbirliği yapmak zorundadır.
Bu genel siyasi tablo içinde meclisteki başat faaliyet de yasama ve denetleme olamaz; ancak iktidar ve milletvekili sayısı hesapları olabilir. Bu nedenle Millet Meclisi, kamuoyu önüne anayasal görevlerinin ifasıyla ilgili haberlerden çok muhalefet-iktidar kavgaları, kulis ve lobi faaliyetleri ile parti değiştiren milletvekilleri vb gibi güvenilirliğini sürekli sarsan haberlerle gelir. Bu anayasal düzen içinde gürültüsüz patırtısız çalışan bir parlamento istiyorsak bence yapılması gereken, anayasaya bir madde daha ekleyerek “276 oyla gelene dek” muhalefeti parlamentodan kapı dışarı etmektir. Emin olun, sistemdeki genel işleyişte en küçük bir değişiklik olmaz.
Yürütmeye gelince. Meclisteki sayısal çoğunluğuna güvenen bir yürütme pratik olarak denetimsizdir. İşte icraatı süresince denetlenmeyecek olmanın verdiği bu rehavet ve kendine güven duygusu, bir taraftan dengesiz bir güce yol açarken; öte yandan bu gücün hiç de nadir görülmeyen istismarı, hükümet itibarının kamuoyu önünde zayıflamasına, dolayısıyla güçsüzlüğe yol açmaktadır. Dört ya da beş sene sonra seçimi kaybetme tehdidi de yeterince korkutucu değildir. Daha korkutucu olan, o an için hükümete destek veren meclis çoğunluğunu elden kaçırmaktır. Bunu engellemek için, bazan hükümet kaynakları “cömertçe” seferber edilebilir. Bir “seçim ekonomisi” nasıl olsa bütün kötü anıları seçmenin belleğinden silecektir. Oysa bir demokratik hükümet her an ve her dakika denetlenmelidir. Bunu meclis yapamadığında… başka kurumlar yapar.
Ancak bu başka kurumların siyasal sürece müdahaleleri konusunda siyaseti düzenleyici net anayasal ya da yasal kurallar yoktur. Artık devlet içindeki siyasetin oluşumu konusunda “teamüllerden” sözedilmektedir. Yazılı kuralların işlemediği ve yerine “teamüllerin” ikame edildiği bir hale mükemmel bir örnek olarak da Haziran 2002’nin siyasal ortamı gösterilebilir. Türkiye’nin Avrupa üyeliği sürecinde ya da son hükümet krizindeki tabloda görüldüğü gibi birçok dış güç, dost düşman siyasi temsilci, ya da günümüz tabiriyle “güç brokerleri” de bir kere aralanmış bu “teamüller” kapısından içeri dalmışlardır. Kişiler kişilerle kapalı kapılar ardında görüşür. Güç ve çıkar birlikleri kurulur; bozulur. Siyasi atmosfer devlet kurumlarının telkin ettiği itibar ve saygı havasından çok Şark pazarlarının sunduğu loş ve kargaşalı atmosfere dönmüş; siyasi aktörler ise ilke ve fikir sahibi kahramanlar yerine daha çok Şarklı kurnaz halı tüccarlarını andırmaya başlamıştır. Anayasal kurallar dairesinden kaçan siyaset oluşturma sürecinin artık “milli egemenlik” elinden de kaçması şaşırtıcı değildir.
Siyasetimizdeki kalitesizliği düzeltmek, aynı iradenin ya da siyasi partinin-koalisyonun (başarılı istisnalar hariç) hem parlamento hem de hükümete hakim olmasını engellemekten geçiyor. Türkiye’de 52 yıldır uygulanan anayasalar ise bunun tam tersini buyurdular. Bu usulün Türkiye şartlarına uymadığını anlamak için 52 yıllık bir tecrübe kanaatimce yeter ve artar.
Çoğulcu demokratik rejimler, çok şükür ki, sadece Türkiye’de uygulanan parlamenter demokratik rejimden ibaret değildir. Özellikle son yıllarda karşımıza giderek artan sayıda başka usuller de çıkmaktadır. Sözün burasında, yine Türkiye’de çok popüler bir tartışma ortamı bulmuş “başkanlık sistemi”ne gelmek istiyoruz.
BAŞKANLIK SİSTEMİ: ABD ÖRNEĞİ

Kurulduğu tarihten beri Amerika Birleşik Devletleri’nde uygulanan başkanlık sistemi, 200 yıl içinde başlangıçta bir köylüler ve avcılar toplumu olan ABD’yi dünyanın en büyük süper gücüne dönüştürerek haklı bir şöhret sağladı. Bu nedenle ülkemizde de çok taraftar bulmuş bu sistemi kısaca incelemek gerekiyor.
ABD’de uygulandığı şekliyle başkanlık sistemi kısaca genel halkoyuyla ve iki dereceli olarak seçilen bir başkan ve başkan yardımcısının yetkisindeki yürütme (Madde 2, Bölüm 1) ile yine halkoyuyla ve tek dereceli seçilen Temsilciler Meclisi ve eyaletlerce seçilen Senato’nun yetkilerindeki yasamadan oluşur (Madde 1, Bölümler 1 – 4). Bu iki meclise birden kısaca “Kongre” denir (Madde 1, Bölüm 1). Başkan birlikte çalışacağı bakanları ya da sekreterleri ve diğer devlet görevlilerini ve Yüksek Mahkeme yargıçlarını Kongre onayıyla atar ( Madde 2, Bölüm 2).
Tabloyu biraz karmaşıklaştıran iki dereceli başkanlık seçimi ve çift meclis ABD’nin aynı zamanda federal bir devlet olmasıyla da ilgili olup; başkanlık sistemi kısaca yürütmenin başı ve meclisin ayrı ayrı halk tarafından seçildiği her anayasal düzenin adıdır; federal idari düzen başkanlık sisteminin olmazsa olmaz bileşeni değildir.
Başkanın meclislerden geçen bir yasa teklifini 10 gün içinde veto hakkı vardır. Veto edilen teklif tekrar her iki meclisçe de 2/3 çoğunlukla onaylanırsa yasalaşır (Madde 1, Bölüm 7).
Anglosakson hukuk geleneğinin şaheserlerinden olan ABD Anayasası, gerçekten de yürütme ve onu denetleyen yasamayı birbirinden ayırmış ve yukarıda sözünü ettiğimiz, aynı iradenin her iki kuruma da hakim olmasını genelde önlemiştir. Seçim sistemlerinin ve tarihlerinin farklılığı nedeniyle ABD başkanları, başarılıları hariç, hep muhalefetin çoğunlukta olduğu meclislerle uğraşmak ve kongre denetiminin Demokles kılıcı altında işgörmek zorunda kalmışlardır. Amerika’da Kongre denetimi uzun süredir sistematik hale getirilmiş ve hükümetteki her bakanlığın simetriği olarak kongrede onu denetleyen bir daimi komite kurulmuştur. Bu komitelerden Savunma Bakanlığı’nın denetleyicisi “Kongre Silahlı Hizmetler Komitesi” Türk -ABD askeri ilişkilerinde her dönemin Amerikan yönetimleri tarafından ara bozan bir suçlu olarak Türkiye’ye karşı ileri sürüldüğünden Türk siyasi çevrelerce iyi tanınmaktadır. Öte yandan ABD Anayasası tarih içinde nisbeten istikrarlı bir gelişme seyri izlemiş ve bir uzlaşma geleneği geliştirebilmiş olan Anglosakson toplumlarında başarıyla uygulanabilecek bir anayasadır. Eğer bir konuda başkan ve kongre sürekli anlaşmazlığa düşer ve uzlaşamazlarsa sistem kolaylıkla kilitlenebilir. Bunun Amerikan tarihinde örnekleri görülmüş olup (örn. 19.y.y.da hükümetin akdettiği bir uluslararası anlaşmayı kongrenin onaylamayarak Amerikan Devleti’nin uluslararası itibarını rezil etmesi gibi) yakın bir tarihteki başka örneği de burada vermek istiyorum. 1995 sonu ve ’96 başlarında kongre ve federal hükümetin bütçe konusundaki anlaşmazlıkları sonucu federal hükümet birkaç kez dairelerini kapatmak ve memurlarını ücretsiz izne çıkartmak zorunda kaldı. Sonunda kongre ve hükümet arasında uzlaşma sağlandı ve güçlük aşıldı. Devlet işlerinin bir kısmının da eyalet hükümetlerince görüldüğü federal ABD’de bu hal toplum hayatına nisbeten yumuşak bir kötü etki yaptı; ama Türkiye gibi bir merkezi devlette durum tam anlamıyla felaket olurdu.
Başkanlık sistemi, siyasi tutum sertliğinin sonuna kadar sürdürülmesinin gelenek haline geldiği Türkiye’de maalesef uygulanabilecek bir siyasi model değildir. Her siyasi çatışmanın sonunda uzlaşma ile çözülmesi başkanlık sisteminin işlemesi için hayati önem taşır. Ülkemizde bir anayasa değişikliği ile başkanlık sisteminin uygulamaya konduğunu düşünelim. Başkanın seçildiği parti mecliste hiç olmazsa 1/3 sandalye sayısına sahip olmalıdır, ki başkan bu meclisten bir bütçe geçirebilsin. Yoksa, daha bu aşamada süreç kilitlenecektir. Bu türden sürekli krizlerin Türkiye’de varacağı yer Moskova’da Ekim 1993’te olanlara benzer olacaktır. Bilindiği gibi eski anayasanın kilitlediği cumhurbaşkanı Yeltsin ve Rus Parlamentosu arasındaki anlaşmazlık sonucu, parlamento içinden Aleksandr Rutskoy’u başkan seçerek Yeltsin’i tanımadığını ilan etmiş; Yeltsin de parlamentoyu topa tutturmuştu. Rusya’yı burada örnek olarak zikretmemizin bir başka sebebi de tarih ve toplumsal yapı açısından Türkiye ile benzerlikler göstermesidir.
Türk siyasetinin, üzerinde düşünürken yok sayamayacağımız alışkanlıklarından biri de uzlaşma eksikliği ve rakipler arasında genellikle aşırıya götürülen siyasi tutum sertliğidir. Bu konuda (52 yıldır yapıldığı gibi) sadece siyasetçileri suçlayarak bir yere varamayız; çünkü bu siyasi tarzın Türk toplumsal yapısından kaynaklanan temelleri vardır. Türkiye’de ne yazık ki, Türkiye için neyin iyi olduğu konusunda taban tabana zıt düşünen “segmentler” vardır; siyasi edebiyatımızda “hain” suçlamalarına sık rastlanır; ve bu hal, toplumsal dokuları devrimler ya da ani değişimlerle yırtılmışlığın yara izlerini taşıyan bütün ülkelerde görülmektedir.
Siyaseti kalite ve ülke sorunlarına çözüm üretir hale getirmek için, etkin bir denetimin yanısıra muhtemel tıkanmaları “sistem içinde” açacak güvenlik mekanizmaları da tarif etmek gerekiyor. Şimdi Türkiye için gelecekte yapılabilecek bir anayasa değişikliğine ışık tutacak başka örnekleri incelemeye geçeceğiz.
YARI BAŞKANLIK SİSTEMİ
FRANSAİYASAL İSTİKRARSIZLIKTAN YARI BAŞKANLIK SİSTEMİNE

Sponsorlu Bağlantılar

Fransa tarihi her ne kadar 1789 Fransız İhtilali ile ünlenmiş ve bu ihtilal modern çağların habercisi sayılmışsa da 1789 sonrası Fransası’nda sorunlar tek kalemde çözülmüş değildi. İhtilal sonrası Fransız siyasi tarihinin çok dikkat edilmeyen bir başka özelliği de bir türlü dikiş tutmayan rejimler ve anayasal düzenlerdir.
20.yüzyılın ikinci yarısına dek Fransa renkli ve çalkantılı bir siyasi tarih yaşadı. Modern çağların ilk iki anayasasından biri olan 1787 Amerikan Anayasası küçük değişikliklerle bugün hala yürürlükte iken; aynı yıllarda kabul edilen 1791 Fransız Anayasası’nın hükmü bir yıl bile sürememişti. Bunu 20.yüzyılın ikinci yarısına dek yarım düzineden fazla rejim izlemiştir. Sırasıyla gidersek 1793 İhtilal Anayasası’nı kısa süre sonra İsviçre tipi bir “direktoryal sistem” izlemiş; bunlardan sonra iki Bonapart’ın liderliğinde iki imparatorluk devri yaşanmış; bu iki devir arasına İngiliz usulü bir monarşi sıkıştırılmış; 1848 – 1851 arası Amerikan usulü bir cumhuriyet de denenmiştir. 1875 – 1940 arasında nisbeten istikrarlı bir parlamenter demokrasi yaşanmıştır. Bundan sonra gelen İkinci Dünya Savaşı’ndaki Vichy Diktası’nı Fransa’ya bir dayatma olarak kabul ettiğimizden dikkate almıyoruz. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan 4. Cumhuriyet ise çalkantılar içinde 1958’e dek sürebildi.
1958’de Cezayir Bunalımı nedeniyle ülke bir iç savaşın eşiğine geldiğinde Fransızlar belki de 169 yıllık tarihlerine bakıyorlar ve orada bir rejimler çöplüğünden başka bir şey göremiyorlardı. Fransa’da istikrarlı bir demokratik düzen olabileceğine kim inanırdı ki? Sosyalist hükümetin sömürgeciliğe mesafeli tavrı nedeniyle Paris’te bir korkaklar rejiminin sürdüğünden ve Cezayir Savaşı’nda desteksiz bırakıldığından kuşkusu olmayan ordu öfke içindeydi ve hükümet darbesine hazırlanıyordu. Ordunun elindeki Cezayir Radyosu’ndan monoton bir ses bağırıyordu: “Havuçlar pişti! Havuçlar pişti!” Hükümet darbesinin parolasıydı bu. Darbe planına göre Cezayir’den kalkan uçaklar Paris’e paraşütçü birlikleri indirecek ve kent işgal edilerek hükümet üyeleri tutuklanacaktı. Paris’te 4. Cumhuriyet’in korkudan sararmış yüzlü bakanları telaşla çelik miğferli küçük bir polis ordusunu silahlandırarak harekete geçirmişlerdi. Kimse onların hükümete sadık kalacağına güvenmiyordu. İçişleri Bakanı Jules Moch Paris’i çevreleyen 18 irili ufaklı havaalanından 15’inin pistlerine dikenli tellerden engeller kurulmasını emretmişti. Bir konuğunu makamından dışarı uğurlayan, bir zamanların sosyalist Rezistans lideri başbakan Guy Mollet ona şöyle diyordu: “Bir daha birbirimizi hiç göremeyebiliriz. Barikatlara gidiyorum ve orada öleceğim.”
Bugün, 1958 Mayısı’nın bu üç uğursuz haftası o dönemi görmüş Fransızların zihninde silik bir hatıradır. Mayıs 1958 sonu İkinci Dünya Savaşı’nın milli kahramanı General Charles de Gaulle, emeklilik hayatını sürdüğü Colombey-les-Deux-Eglises’den bizzat Cumhurbaşkanı René Coty tarafından göreve çağırılır. 1 Haziran 1958’de meclis, hükümetin yetkilerini de Gaulle’e devreder. De Gaulle hükümet darbesini önler; ama asıl başarısı bu değildir.
Üzerinde yıllardır düşündüğü yeni anayasa 28 Eylül 1958’de halkoyuna sunulur ve 5. Cumhuriyet Anayasası olarak kabul edilir. İşte bu anayasa de Gaulle’ün kalıcı büyük eseri olmuş ve Fransız demokrasisini 44 yıldır süregelen bir istikrara kavuşturmuştur.
Fransız 5.Cumhuriyet Anayasası başkanlık sistemi ve parlamenter sistem arasında bir orta yol çizer. Siyasi literatürde daha sonra buna “yarı başkanlık sistemi” denmiştir. Ancak bu isim Fransız cumhurbaşkanlarının görev ve yetkilerini tarif etmek açısından yanıltıcıdır. Tek dereceli genel halkoyuyla ve iki turlu bir sistem içinde seçilen (Madde 6; Madde 7, Fıkra 1) Fransa cumhurbaşkanlarına Fransız halkının taktığı isim, görev ve yetkilerini açıklamak açısından çok çarpıcıdır: Dieu = Tanrı.
Siyasi uzlaşmazlık ve siyasi radikalizm geleneği açısından Türkiye’den fazlası olup eksiği olmayan Fransa’nın cumhurbaşkanları, her ülkede olduğu gibi anayasal düzenin istikrar içinde işlemesi ve devlet organlarının uyum içinde çalışmasından sorumludurlar (Madde 5, Fıkra. 1). Anayasa bu görevi yerine getirebilmek için onlara geniş yetkiler tanır: Fransa cumhurbaşkanı parlamentoyu dağıtarak yeniden seçime götürebilir (Madde 12, Fıkra 1); hükümeti atar ve bunun için güven oyu gerekmez (Madde 8). Hükümet üyeleri eğer aynı zamanda meclis üyesi iseler, meclis üyelikleri düşer (Madde 23, Fıkra 1). Ancak parlamento atanmış bir hükümet için güvensizlik oyu verebilir (Madde 49, Fıkra 2; Madde 50). Dolayısıyla başbakan ve kabinesi meclis dışında ve cumhurbaşkanı ile meclis arasında bir konumdadır.
Fransız anayasasının çatışmaları çözücü ve uyumu kolaylaştırıcı bir çok hukuki incelikleri daha varsa da bunların hepsini sergilemek için yerimiz yetersizdir. Burada dikkat edilmesi gereken parlamentoya hakim irade ile hükümete hakim iradenin kısmen birbirlerinden ayrılması, dolayısıyla James Madison’un tabiriyle “ihtirasa karşı ihtiras” çıkartılarak hükümetin denetlenmesi için motivasyon getirilmesidir.
RUSYA ÖRNEĞİ
Ekim ayları, öyle görülüyor ki, Rusya tarihinde hep önemli oldular. Her ne kadar Çarlık takvimindeki fark nedeniyle aslında başka bir ayda oldu ise de, tarihe “Büyük Ekim Devrimi” adıyla geçen 1917 Bolşevik İhtilali’nin yadigarı son anayasa, yine bir Ekim ayı Rus parlamentosuna düzenlenen bir darbe ile tarihe karıştı. Fırsat buldukça belirttiğimiz gibi Rusya, tarihi ve toplumsal yapısı açısından ülkemize çok benzer. Yüzlerce yıllık Çarlık dönemindeki din-dünya birliği doktrini, saray kararları ile tepeden başlatılan Rus batılılaşması, geleneksel bir toplum, 19.yüzyılın sıkıntılı ve yalnız aydın ve edebiyatçıları Türk insanına çok tanıdık gelen vakıalardır. Rus edebiyatının ülkemizde çok sevilmesinin bir sebebi de bu olsa gerek.
Rusya 20.yüzyıl başlarında Bolşevik İhtilali ile radikal bir Batılılaşma hamlesi başlattı. Aynı yıllarda Türkiye milliyetçi unsurları ağır basan bir başka ideoloji ile yine radikal bir Batılılaşma hamlesine girişti. 1917 sonrası Rus ve 1923 sonrası Türk ideolojilerinin farklılıklarını tartışmak konumuz dışındadır. Ama her ikisinin de ortak özelliği geleneksel toplumları devlet eliyle Batılılaştırmaktır. İşte bu tarihi-toplumsal gelişimi nedeniyle Rusya, tıpkı Türkiye gibi siyasi uzlaşmadan çok siyasi radikalizme yatkın ve çatışmacı bir siyasi kültür geliştirmiştir.
Ağustos 1991’de yapılan Moskova Darbesi Sovyetler Birliği’nin sonunu getirdi. Başlangıçta Devlet Başkanı Gorbaçov’u tutuklayarak Kırım’da bilinmeyen bir yere götüren darbeciler çok güçlü görünüyorlardı. Ancak Moskova ve diğer şehirlerdeki darbe karşıtı gösteriler ve yeni seçilen Rus Federasyonu başkanı Boris Yeltsin’in darbe karşıtı olarak ağırlığını koymasıyla genel manzara kısa sürede değişti. Sonuçta darbeciler ya intihar ettiler ya da tutuklandılar. Yeltsin kazandığı popüler desteği kullanarak Sovyetler Birliği’ni dağıttı. Yeltsin bundan sonra hızlı reformlara yöneldi; ama yeni devletin hukuki temelini Brejnev döneminden kalma anayasa oluşturuyordu. Kısa sürede parlamento ya da Beyaz Ev ile Kremlin arasında anlaşmazlık çıktı. Anlaşmazlıklar 1993 Ekim’ine dek sürdü.
1993 Ekim’i gelip çattığında Devlet Başkanı ile parlamento arasındaki anlaşmazlığın süresi ayları bulmuştu. İşte burada siyasi kültürün önemi ortaya çıkmaktadır. ABD’de bu derece büyük bir anlaşmazlık vuku bulduğunda sonuçta başkan ve kongre temsilcileri bir araya gelir ve anlaşırlardı. Uzlaşmanın en son şey olarak düşünüldüğü Rusya’da Beyaz Ev Yeltsin’i tanımadığını ilan etti. Yeltsin’e meclis içi muhalefetin lideri ve başkan yardımcısı Aleksandr Rutskoy’un meclis tarafından yeni başkan seçildiği ilan edildi. Parlamento üyeleri silahlandı. Yeltsin’in emriyle tanklar ve askeri birlikler parlamentoyu kuşattılar. Parlamento topa tutuldu. Rus özel antiterör timi Alfa parlamentoyu bastı, ve bina içinde oda oda milletvekili avına çıktı. Dünya ve Rus kamuoyu önünde cereyan eden bu olaylarda 200’e yakın insan öldü; 1000’e yakın insan yaralandı. Bu olaylardan sonra Yeltsin yeni bir anayasa hazırlanması emrini verdi. Anayasa 1993 Aralığı’nda referanduma sunuldu ve kabul edildi.
Rus Anayasası, her ne kadar giriş metninde ABD Anayasası’nı taklit etmiş ise de genel hukuki mantık açısından 1958 Fransız 5. Cumhuriyet Anayasası’na benzer. Cumhurbaşkanı halk tarafından tek dereceli olarak seçilir (Madde 81, Fıkra 1) ve geniş yetkileri vardır (Maddeler 82, 83, 84). Atadığı başbakan meclisçe onaylanmak zorunda ise de (Madde 83, Fıkra a), bakanları başbakan onayıyla cumhurbaşkanı atar (Madde 83, Fıkra e). Cumhurbaşkanı tek tek bakanları görevden alabileceği gibi (Madde 83, Fıkra e), bütün hükümeti de görevden alabilir (Madde 83, Fıkra c). Cumhurbaşkanının bir başka yetkisi de belli şartlar oluştuğunda meclisi dağıtmak ve seçime götürmektir (Madde 84, Fıkra b). Bu şartların en ilginçlerinden biri şöyledir: Hükümet meclisten güvenoyu alamadığı takdirde cumhurbaşkanı muhayyerdir. Hükümeti görevden alabilir ya da meclisi dağıtarak seçime gider (Madde 117, Fıkra 3).
Rusya Federasyonu Anayasası, Fransız 5. Cumhuriyet Anayasası’nın uygulamasının tersi bir yol tutmuştur. Fransız Anayasası’na göre hükümeti cumhurbaşkanı atar; parlamento görevden alır. Rus Federal Anayasası’na göre hükümete parlamento onay ve güvenoyu verir; cumhurbaşkanı görevden alır. Sonuçta, Fransız Anayasası’na benzer şekilde, hükümetin meclis ile cumhurbaşkanı arasında bir konuma oturmasını sağlamıştır. Böylece, yine hükümet ve meclis arasındaki irade birliği bozularak, hükümete etkin bir meclis denetimi için motivasyon oluşturulmuştur.
İSRAİL
Rus steplerinin kuru ayazından Ortadoğu’nun maddeten ve manen sıcak atmosferine geçiyoruz. “Maddeten ve manen sıcak” sözünü açıklamamıza izin varsa; “maddeten sıcak” bu bölgede sık sık Hamsin adı verilen kuru ve sıcak çöl rüzgarlarının esmesi, “manen sıcak” bu rüzgarlar estiğinde kimin ne yapacağının pek iyi bilinmemesi demektir; örneğin şu sıralarda İsrail’in ne yaptığının ve neden böyle yaptığının bilinmediği gibi. Öte yandan “İttefiku ale’l la İttifaku” (“İttifak etmemekte ittifak ettiler”: Arapların kendileri için söylenmiş bir Arap atasözü) deyişinin meşhur olduğu bir bölgede yarın ne olacağını kestirmek imkansız gibidir. Bu Ortadoğu’nun canlılığına işaret ettiği gibi, bir sorunlar yumağı olduğuna da işaret eder.
1948’de çoğunluğu Avrupa’dan gelerek Filistin’de bir devlet kuran Yahudiler bu sıcak atmosfere uyum sağlamış görünüyorlar. İsrail Devleti, ’48 den beri birçok savaşlar ve krizler atlatarak bugünlere geldi. Bu başarıda Avrupa kökenli Yahudilerin bir Ortadoğulu gibi hızlı düşünme ve çabuk davranmayı öğrenmelerinin payı var. Öte yandan İsrail Devleti, beğenelim ya da beğenmeyelim, Ortadoğu’nun çok az sayıdaki demokrasilerinden biridir. Demokrasi, uzun tartışmalar, memnun edilmesi gereken bir kamuoyu ve nisbeten ağır işleyen karar mekanizmalarıdır. İsrail Devleti demokratik standartlar ve sürati birleştirmek açısından özgün bir demokratik sisteme sahiptir.
İsrail demokrasisini bizim açımızdan ilginç kılan yan da budur. Ortadoğu ikliminde, bırakınız uzlaşmaz siyasi geleneklere sahip olmayı, uzlaşabilir olmanız da yetmez. Çok kısa sürede uzlaşmalısınız! Bu açıdan İsrail Anayasası da incelenmeye değer görünüyor.
İsrail Anayasası teriminin okuyucuyu yanıltmaması için bir açıklama: Bu ülkede bildiğimiz manada ve tek bir metin halinde bir Anayasa yoktur; bir seri Temel Kanunlar vardır ve bunlar bir anayasa işlevi görürler. Ancak biz kavram karışıklığına meydan vermemek ve yazılanların anlaşılmasını kolaylaştırmak için bu Temel Kanunlara anayasa diyeceğiz.
İsrail demokrasisinin şimdiye dek görülenlerden ilginç bir farkı başbakanın genel ve tek dereceli bir halkoyuyla seçilmesidir (Hükümet, Bölüm 3-b). Bu hükümet parlamentonun (Knesset) güvenoyunu almak zorunda ise de (Hükümet, Bölüm 3-c), güvensizlik oyu verildiğinde hükümet yerinde kalır; parlamento düşer ; yeni parlamento seçimine gidilir (Hükümet, Bölüm 19-b). Aynı sonuç hükümet bütçesi parlamentodan döndüğünde de geçerlidir (Hükümet, Bölüm 20).
Bu mekanizmanın birçok faydası vardır:
1) Ülke hiçbirzaman hükümetsiz kalmaz.
2) Koalisyonlarla etkinliği zayıflatılmamış güçlü bir hükümet kurulur.
3) Bu mekanizma içinde de hükümet ve parlamento irade birliği bozulmuştur; dolayısıyla parlamento rakip gördüğü hükümet üzerinde etkin bir denetim sağlamaya çabalar.
Bu şartların dışında başbakan, parlamentonun tasarruflarını hükümetin faaliyetlerine engel gördüğü zaman, cumhurbaşkanının rızasıyla parlamentoyu dağıtabilir (Hükümet, Bölüm 22).
İsrail anayasasının işler halde bir hükümete çok önem verdiği görülmektedir. Öte yandan parlamentonun hükümet oluşumuna etkisi de her hal ve şartta özenle engellenir. Örneğin başbakan ölür, istifa eder ya da başka nedenle görevini yapamaz hale gelirse, başbakanlık seçimleri yapılana dek kabine kendi arasından parlamento üyesi bir bakanı başbakan seçer (Hükümet, Bölüm 29).
İsrail cumhurbaşkanı parlamento tarafından seçilir ve yürütmede öne çıkan bir rolü yoktur (Cumhurbaşkanı, Bölüm 11).
İsrail anayasasının genel ruhu, dışardan her an gelebilecek bir tehdide karşı uyanık ve nöbette bekleyen bir hükümet öngörmektedir. Bu nöbetçi gerektiğinde hızla davranabilmeli; anayasa, bazı demokratik süreçlerin onun ayağına dolaşmasına izin vermeyecek esnek bir demokratik yapı getirmelidir. Şüphesiz bu kaygı şimdiye dek incelediğimiz diğer ülkelerin anayasalarında bu derece belirgin değildir.
TÜRKİYE İÇİN SİSTEM ÖNERİSİ
İtiraf etmeliyim ki, yaptığım küçük incelemede 1958 Fransa 5. Cumhuriyet Anayasası kadar beni etkileyen bir örnekle karşılaşmadım. Fransa Anayasası’nın genel hukuki mantığının Türkiye’nin siyasi şartlarına (bence) çok uygun düşmesinin bunda payı büyüktür. Anglosakson hukuk geleneğinin bir şaheseri olan Amerikan Anayasası, bütün hukuki icazına ve arkasında yatan parlak tartışmalara rağmen (yine bence) Türkiye’de uygulanabilir değildir. Bu bakış açısından hareketle gelecekteki muhtemel bir Türk anayasasının temel kurallarını okuyucularımın tartışmasına açmak istiyorum.
Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki, çabamız demokrasi ve özgürlük teorileri açısından mükemmel bir düzen tarif etmekten çok Türkiye şartlarında asgari sorunla işleyecek bir çoğulcu demokratik model tarif etmektir. Bu nedenle örnekler ve öneriler “idealist demokratlarca” çok eleştirilebilir. Gönül ister ki, bu dünyada sınırsız özgürlük olsun. Ne yazık ki, insan tabiatının şeytani bir yönü de vardır ve sınırsız özgürlük, karşılıklı hakka riayeti kaldıracağından sonuçta zayıflar ve davalarına destek bulamayanlar için acı ve daha büyük özgürlük yoksunluğu getirir. Dolayısıyla devlet zaruri olup; St Augustine’in ifadesiyle “devlet insanların günahlarının kefaretidir”. Bu nedenle, kelimenin felsefi anlamıyla “anarşi” ya da “mutlak iktidar yokluğu” ve sınırsız özgürlük, eğer varlığı mümkünse, bu dünyada değil cennette olacaktır.
Yine aynı nedenlerle bu küçük araştırmamızda önemli bir hareket noktası da siyasetçilerin iyi niyetine mümkün olduğunca az güvenmek olacaktır. Bu yazılanları okuyacak bir siyasetçi olursa kendisinden ricam, lütfen yazılanlara alınmasın. Amacımız Türk siyasetçilerini ahlaksız ilan etmek değildir. Siyasetçiler de insandır. Kalkış noktamız, devletin varlığını açıklayan St Augustine’in yukarıdaki tarihi tesbitidir. Konuyu Amerikan demokrasisinin kurucularından James Madison’un veciz sözleri ile açarsak: “Devlet kudretinin kötüye kullanılmaması için bu gibi çarelere lüzum görülmesi belki insan tabiatına itimatsızlık sayılabilir. Ama devlet insan tabiatına karşı itimatsızlıkların en büyüğü değil midir? İnsanlar melek olsaydı, devlete lüzum kalmazdı.”
Sistemin esası meclise hakim olan iradenin kendiliğinden hükümete de hakim olmasını mümkün olduğunca engellemek ve dolayısıyla bir meclis-hükümet yarışması getirerek yürütmenin denetimini sağlamaktır. Sistemin kilitlenmesi durumunda cumhurbaşkanı kilitlenmeyi açmak için geniş yetkilerle donatılmalı ve bu yetkilerinin meşru olabilmesi için genel halkoyuyla ve iki turlu bir seçimle işbaşına gelmelidir. İkinci turda ülke seçmeninin yarıdan çoğunun teveccühünü kazanmış bir cumhurbaşkanının meşruiyeti tartışılmazdır. Cumhurbaşkanlığı süresi 5 yıl olmalı; bir kez cumhurbaşkanı seçilen kişinin ikinci kez yalnız aday olma hakkı olmalıdır. İkinci adaylığında seçilemezse başka hakkı kalmaz. Bunun cumhurbaşkanının herhangi bir siyasi partiye yaslanmaması ve partilerüstü olması açısından önemi vardır.
Diğer ilkeleri sıralarsak:
1- Cumhurbaşkanına görevinde, yarısı parlamentoca seçilen, yarısı cumhurbaşkanı ve onun seçtiği üyelerden oluşan bir Anayasa Konseyi yardımcı olmalıdır. Cumhurbaşkanı bu konseyin üyesi ve başı olur.
2- Parlamento ve cumhurbaşkanı istediklerinde kendi seçtikleri üyelerini geri çekebilir; yeni üye seçebilirler. Böylece doğrudan halk tarafından seçilmişlerden bağımsız ikincil iradeler ortaya çıkmaz.
3- Anayasa konseyinin seçiminde belli bir süre olmalı ve parlamento bu süre içinde kendi kanadını dolduramazsa cumhurbaşkanı boş üyeliklere re’sen parlamento içinden atama yapma hakkını saklamalıdır.
4- Hükümeti atamak ve görevden almak bu konseyin yetkisinde olmalıdır.
5- Konsey kararlarını oy çokluğu ile vermeli; oyların eşit olması durumunda cumhurbaşkanının oyunun tarafı ağır basmalıdır.
6- Gerektiğinde Anayasa konseyi parlamentonun dağıtılması ve seçimlerinin yenilenmesi kararını da verir.
7- Hükümet üyeleri şayet parlamento üyesi iseler göreve gelince parlamento üyelikleri sona erer.
8- Parlamento dar bölgeli iki turlu sistemle ve dört yıl için seçilmelidir. Seçim barajları kalkmalıdır; zaten dar bölge sisteminde seçim barajı uygulamak pratikte imkansızdır. Dar bölgeli ve iki turlu seçim bir anayasa kuralı haline getirilmelidir. Anayasanın, bir vekaletname olarak, parlamentonun görev süresini bildirmeye ne derece hakkı varsa; seçim usulünü bildirmeye de o derece hakkı vardır.
9- Cumhurbaşkanlığı ve parlamento görev süreleri kesinlikle birbirinden farklı olmalıdır; ki devlet içinde birbirini denetleyen iki ayrı irade oluşabilsin.
10- Parlamento hükümet bütçesini kabul eder. Ancak bu kabul iki taraflı olmalı; son bütçeyi hükümet de onaylamalıdır. Bu iki taraflı kabul anayasaca öngörülen süre içinde gerçekleşmezse parlamento ve hükümet birlikte Anayasa konseyinden ek süre isteyebilir. Bu süre sonunda da bütçe çıkmazsa görev ve sorumluluğu Anayasa konseyi alır. Bütçeyi kendi hazırlar ya da bu iş için bir komisyon atar. Anayasa konseyinin çıkardığı bütçe kesindir. Son bütçe çıkana dek hükümet geçici bütçe hazırlayabilir.
11- Yasama ve hükümeti denetleme parlamentonun görevidir. Veto yoktur. Ancak cumhurbaşkanı bir yasayı tekrar incelenmek üzere parlamentoya yollayabilir; anayasa mahkemesine müracaat edebilir; ya da yasayı, Anayasa konseyinin onayıyla referanduma götürebilir. Anayasa mahkemesi bir yasayı anayasaya uygun bulmayarak reddedebilir. Kararı bağlayıcıdır.
12- Anayasa mahkemesi yarısı parlamento, yarısı cumhurbaşkanınca atanan hakim üyelerden oluşur. Ancak atanan üyeler bir daha atayan taraflarca azledilemez. Anayasa mahkemesi aynı zamanda yargının başıdır. Hükümette ayrı bir adalet bakanlığı bulunmaz.
13- Nihayet bu anayasanın değişimi yalnız ve yalnız referandumla olmalıdır. Devlet içinde herhangi bir organa anayasayı (zor da olsa) değiştirme hakkı vermek; kısa sürede o organın bütün sisteme hakimiyetiyle sonuçlanacaktır. Bir başka açıdan bakıldığında, anayasa egemenliğin asıl sahibi milletin yönetenlere verdiği bir vekaletnamedir. Nasıl ki bir vekil kendisine verilen vekaleti sahibine sormadan değiştiremiyorsa; milletin vekaletnamesi anayasa da millete sormadan değiştirilmemelidir. Bu hukuk ve demokrasinin en temel kaidesidir.
Bu öneriler bir bölümü aktif siyasi hayatta geçmiş yılların ve uzun gözlemlerin hasılasıdır. Yine de ortaya nihai sonuçlar olarak değil, tartışılmak için atılmışlardır. Bu satırların yazarı Türkiye’nin ciddi anayasa tartışmaları yapılacak bir döneme girdiği kanaatindedir. Bu tartışmaların başarıyla sonuçlanması için güvenle teklif ettiği iki temel ilkesi olacaktır:
1- Parlamentoya hakim siyasi iradenin kendiliğinden hükümete hakim olması engellenmelidir; çünkü “kimse kendi davasında hakim olamaz”. Öte yandan bu hükümet ve parlamentoyu bir yarışa sokarak denetim sağlar ve yürütmenin muhtemel keyfiliklerini kaldırarak yasal uygulamalar getirir.
2- Siyasi uzlaşma geleneği, adından çokça söz edilmesine rağmen, ülkemizde nadir bir maldır. Uzlaşmazlığın getireceği kilitlenmeleri açmak için etkin mekanizmalar tarif edilmelidir.
Türk seçmeni, demokrasisi oturmuş ülkelerin seçmenlerinden daha yeteneksiz olmadığı gibi, Türk siyasetçisi de bu ülkelerin siyasetçilerinden daha ahlaksız değildir. Doğru bir mantıkla organize olduğu zaman insanımızın neler yapabileceğine ve güçlüklere rağmen mucizeler çıkardığına bir çok defa şahid olunmuştur. Sorun, insan tabiatını ve bu ülkenin siyaset kültürünü bilim ve felsefenin ışığında derinlemesine inceleyerek uygun bir sistem tarif etme sorunudur. Bu da elbet birgün aşılacaktır.

Hakkında Serkan

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Scroll To Top